İnsanlık Doğayla Savaşını Kazandığında Kaybetti

“Beyaz adam son ağacı kesince, son nehri kirletince, son balığı avlayınca, paranın yenemeyeceğini anlayacak.” -Kızılderili atasözü
Uzun zamandır doğayla savaş hâlindeyiz. Ormanları yok ediyor , su kaynaklarını tüketiyor, dere yataklarına binalar yapıyor, denizleri kirletiyor, toprağı betonun altına gömüyoruz.
Üstelik bütün bunları daha güzel bir yaşam adına yaptığımızı söylüyoruz. Doğanın bize sunduğu her şeyi istediğimiz kadar hor kullanabileceğimiz, her boş alanı yapılaşmaya açabileceğimiz yanılgısına kapıldık.
Kendimizi tüm doğanın tek sahibi sanıyoruz.
Oysa insan, doğanın sadece bir parçasıdır.Tek sahibi değildir.
Bizler doğayı diğer canlılarla paylaşmak zorundayız.
Bunu unuttuğumuz her seferinde bedelini hem diğer masum canlılar hem de kendimiz ödüyoruz.
İstanbul’da yaşanan taşkınlar da bu bedelin en son faturası.
Yağmur çok ve kontrolsüz yağınca sokaklar derelere döndü, yollar kapandı, evleri ve iş yerlerini su bastı ve en kötüsü de insanlar hayatını kaybetti.
Elbette yağışın şiddeti, iklim değişikliği ve altyapı yetersizlikleri önemli. Fakat bütün bunları konuşurken bence asıl soru, suyun toprağa ulaşabileceği ne kadar alan bırakıldığı…
Suyun bir hafızası vardır. Eskiler boşuna “Su akar, yolunu bulur.” dememişler.
Doğa mutlaka son sözü kendisi söyler.
İstanbul’da olan da budur.
Bu şehirde yüzlerce derenin yatağı daraltıldı, dereler kurutuldu, üzerleri kapatıldı. Dere yataklarının içine imar izni verildi, evler yapıldı. Suyun geçiş yolları betonla kapatıldı.
Başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere belediyeler ve bu planlara imza atan tüm sorumlular, göz göre göre bu izinleri verdi.
Dere yatağına ev yapılıp sonra “Dere taştı.” deniyor. Dere taşmadı, sen evini dereye taşıdın dostum!
Üstelik üç kuruşluk rant uğruna kendisini, çocuklarını ve tüm toplumu bile bile tehlikeye atan açgözlü bir anlayış, bu yanlış uygulamaları talep etti ve normalleştirildi.
İstanbul’da dere yataklarının yapılaşmaya açıldığı, hatta dereyi bırakın, denizin bile doldurulup sitelerin yapıldığı o kadar çok ilçe var ki!
Parnasizmin Anadolu’daki güçlü sesi olan Abdurrahim Karakoç,”Yazmak Zor” şiirinde:
Huzur “Git yanımdan, uzaklaş” diyor
Keder “Gel yanıma, gel-yaklaş” diyor
Kime sual etsem “İşler yaş” diyor
Hangi yaşın neresini yazayım?
diye nasıl sitem ediyorsa ben de hangi yanlışın hangisini yazayım? diye düşünüyorum.
Anadolu toprağın yurdudur.Toprak anadır.Toprak candır, hayattır…
“Karnın yardım kazmayla, bel ile
Karnını yardım kazma kazmayla, bel ile
Yüzünü yırttım tırnağımla, el ile
Yine beni karşıladı gül ile
Benim sadık yarim kara topraktır
Benim sadık yarim kara topraktır”Âşık Veysel Şatıroğlu
Âşık Veysel’in sadık yar diye anlattığı toprak ana,aynı zamanda adeta suyu emen bir süngerdir.
Ama bu sünger göz göre göre rant uğruna betona dönüştü.Toprağın her metrekaresinin nefesi betonla kesildi.
Toprağın suyu emmesi engellendi. Su emilmeyince yola revan oldu.
Yollarda biriken su da asfalt üzerinde akarak sele dönüştü.
Halk arasında, ağzını büzmesinden “Ömer” diyeceği belliydi, diye çok sevdiğim bir deyim var.Ha işte öyle …
Yani her yer asfalt olunca ve altyapı yetersiz kalınca sel olur!
Bugün İstanbul’un büyük bölümü geçirimsiz yüzeylerle kaplı. Yağan yağmurun sızabileceği toprak mı kaldı?
Verimli, verimsiz tüm araziler, meralar ve orman alanları imara açıldı; her boşluk yapılaşmaya mahkûm edildi.
Peki, nasıl bu hâle geldik?
Çünkü maalesef artık toprağın verimini, toprağın hem insan hem de dünyayı birlikte paylaştığımız diğer tüm canlılar için taşıdığı değeri konuşmaz olduk.
Toprak, artık müteahhitler için bir terminolojiye dönüştü.
Toprak arsa olduğundan beri adım adım bugünkü noktaya geldik.
Çünkü uzun zamandır toprak, Âşık Veysel’in kazmayla karnını yarıp tohum ektiği sadık bir yar olmaktan çıkıp yalan dolanla imar izni alınan, o izin ve kat sayısı yetmeyince üzerine kaçak katlar dikilen bir meta hâline geldi.
Toprağın suyu emme, canlıları besleme ve şehri yaşanabilir kılma işlevi göz ardı edildi. Yeşil alanlar kolayca gözden çıkarılabilir oldu.
Hatta son zamanlarda müteahhitler arasında, şehirlerin tek nefes alanlarından biri olan mezarlıklardaki alanların bile nasıl ranta çevrilebileceğinin yolları aranır oldu. Dirileri hallettik, gözümüzü ölüye diktik.
Ve toprak demek, ağaç demektir. Toprağı toprak yapan, üzerindeki bitki örtüsü ve ağaçtır. Ağaç sadece doğayı güzelleştiren bir süs değil; kökleriyle toprağı tutan, toprağın dağılmasını engelleyen, yağmur suyunun toprağa sızmasına yardımcı olan, selin hızını kesen bir canlıdır. Yapraklarıyla havayı temizler, oksijen verir, şehri serinletir.
Yani bir ağaç kesildiğinde ağaçla beraber toprağın suyu tutma kapasitesi, havanın temizliği ve sel karşısındaki en doğal set de kesilmiş olur.
Destanlardan anlaşıldığına göre eski Türklerde ağaç, yaşam demekti ve yeni doğan her çocuk adına bir ağaç dikme geleneği vardı. Çocukla ağaç birlikte büyürdü. Ağaç, yaşam demekti.
Bir çocuk adına dikilen ağaç,sadece o ailenin değil, bütün şehrin geleceğine yapılan bir yatırım olurdu.
Üstelik ağaçlar, yeşil alanlar ve geçirgen topraklar korunduğunda yağmur suyunun toprağa sızması sağlanır, taşkın riski de azaltılabilirdi.
Yurttaşların çevre bilinci , yeşil alanların korunması elbette ki çok önemlidir. Ancak bir kenti selden kurtarmak için yalnızca çevre bilinci yeterli değildir. Bunun için bilimsel bir şehir planlaması yapmak, yeterli altyapıyı oluşturmak ve suyun doğal akışını gözeten kararlar almak gerekir. Bu konuda hem Çevre ve Şehircilik Bakanlığına hem belediyelere hem de yurttaşlara büyük görevler düşer.
İstanbul’da ve diğer şehirlerde bu tür felaketlerin yaşanmaması için aslında alınması gereken önlemler bellidir. Dere yatakları yapılaşmaya tamamen kapatılmalı, geçirgen yüzeyler ve yeşil alanlar korunmalı, şehir planlaması bilimsel olarak yapılmalı, rantın önüne geçilmelidir. Ve elbette ki daha birçok önlem alınmalıdır. Ama en önemlisi, açgözlü anlayış bir kenara bırakılmalıdır. Kısa vadede kazandığımızı düşünüp uzun vadede kaybetmemeliyiz. Çocuklarımıza daha yaşanabilir bir çevre bırakmalıyız. Çünkü betonun toprakla savaşında biz toprağın yanında olmazsak hep birlikte kaybedeceğiz.
İnsanlık doğayla savaşını kazandığında kaybetti. Doğa yenilecek bir düşman değil, yaşamın mümkün olmasını sağlayan dengedir.
Biz bu dengeyi bozmak için elimizden geleni yapsak da…
