Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

“Öfke, kısa süreli bir deliliktir.” ~ Seneca
Öfke gelir, göz kızarır; öfke gider, yüz kızarır, demiş atalarımız. Belki de insanın öfkelendiği anda ne yaptığını, öfkesini kaybettikten sonra ise yaptıklarının sonuçlarıyla nasıl yüzleştiğini anlatan en çarpıcı sözlerden biridir bu. Çünkü öfke, insanın aklını ve sağduyusunu kısa bir süreliğine de olsa devre dışı bırakabiliyor. Bugün ise yalnızca bireysel bir öfkeden değil, giderek toplumun geneline yayılan bir öfke hâlinden söz ediyoruz.
Türkiye’de öfke ve şiddete yönelim inanılmaz şekilde arttı, artık önüne geçilmez, korkunç bir hale geldi.
TOPLUMSAL ŞİDDET…
Şiddet evlerde, sokakta, otobanda, okulun bahçesinde, hastane koridorlarında, toplu taşımada, adliyenin koridorunda…
Her an, her yerde karşımıza çıkabilir.
Üstelik artık şiddetin ortaya çıkması için büyük bir çatışmaya, uzun süren bir anlaşmazlığa ya da ciddi bir nedene bile ihtiyaç yok. Bazen küçücük bir tartışma, bir bakış, trafikte yapılan basit bir hata, sırada yaşanan bir anlaşmazlık ya da söylenen tek bir söz, bir anda öfkenin ve şiddetin fitilini ateşleyebiliyor.
Ekonomiyi de siyaseti de diğer bütün tartışmaları kenara koyalım.
İnsanların birbirine karşı tahammülünü kaybetmiş olması gerçekten ürkütücü.
Bu öfke patlaması daha sabahın köründe evinden sokağa adım atar atmaz başlıyor. Arabaya binip trafiğe girdiğinde, toplu taşımaya bindiğinde her yerde herkesin canı burnundaymış gibi hissediyorsun.
SEN KENDİNİN KİM OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUN?
En ufak bir tartışma hemen “sen benim kim olduğumu biliyor musun?”la devam ediyor. Karşı taraf da bu kimlik sorgusuna aynı şekilde “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye cevap veriyor. İşte buradaki üstünlük kurma telaşı kısa zamanda şiddete dönüşüyor.
İnsanlar konuşa konuşa anlaşacağına, birbirine hırlar oldu.
Biz kimiz?
Hepimiz aynı sokakta yürüyen, aynı trafikte bekleyen, aynı hayatın içinde tutunmaya çalışan insanlar değil miyiz?
Birbirimize unvanımızı, çevremizi, gücümüzü göstererek neyi ispatlamaya çalışıyoruz?
Kimsiniz ya? Gerçekten kimsiniz?
Usta şair Turgut Uyar’ın “Denge” şiirinde sorduğu gibi:
Sizin alınız al, inandım.
Morunuz mor, inandım.
Tanrınız büyük, âmenna.
Şiiriniz adamakıllı şiir,
Dumanı da caba.
Ama sizin adınız ne?
Benim dengemi bozmayınız!
Asıl sorulması gereken soru şu: Siz kendinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Sürekli birilerine “ben kimim, biliyor musun?” diye sormak, aslında insanın kendi değerini başkasının korkusunda, onayında aradığını gösteriyor.
İnsan olabilmek, saygılı olabilmek, öfkesini kontrol edebilmek, karşısındakini ezmeden konuşabilmek…
Asıl kimlik bunlar değil mi?
“İnsana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak. Yoksa hangi balık boğmuş kendini, hangi serçe atlamış camdan?”
Dostoyevski
Hayvanlar bile kendi türüne zarar vermezken eşref-i mahlukat olan insanı esfel-i sâfilin seviyesine düşüren nedir?
Ekonomik sıkıntılar mı,
şehir hayatının stresi mi,
sosyal medyanın etkisi mi,
eğitim mi,
yoksa hepsinin birleşimi mi?
Belli ki tek bir nedeni yok.
Uzmanlar belki tartışıp bir çözüm bulmalıdır.
Bu artık münferit bir olay değil, toplumun huzurunu ve can güvenliğini tehdit eden bir sosyal terördür.
O yüzden sorumluluğu olan herkes kendi payına düşeni üstlenmeli ama günü kurtaran, pansuman tedbirlerin ötesine geçmeliyiz. Eğitimden hukuka, şehir planlamasından ruh sağlığı hizmetlerine kadar kalıcı ve kökten çözüm üreten politikalar lazım.
Bir toplumun gelişmişliği, insanların birbirine saygı duyduğu ve farklılıklara rağmen birlikte yaşayabildiği bir ortam kurabilmesidir.
Öbür türlü herkes birbirine kimlik sorar, hem de kendi kimliğini başkasına sorar.
Sahi, siz kendinizin kim olduğunu biliyor musunuz?
