Okullar Yaşam Alanı Olsun Ölüm Değil...

Son zamanlarda sıklığı ve şiddeti giderek artan öğrenci cinayetleri ve okul şiddetiyle karşı karşıyayız. Sarsılıyoruz.
Öyle ki son günlerde acılar arasında beklemeye bile zaman kalmadı. Bir ailenin gözyaşları dinmeden başka bir ailenin, başka bir annenin çığlıkları yükseliyor.
Son olayda kaybettiğimiz Eslem’imiz daha 10 yaşında…
Derdimiz, Nazım Hikmet’in dizelerinde söylediği gibi:
“Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler.”
Çünkü ölü çocuklar büyümez.
Yazık ki şeker yiyemeyecek çocuklarımızın sayısı giderek artıyor. Öyle bir noktaya geldik ki neredeyse okullardaki şiddet olaylarını kanıksadığımızı söylemek zorunda kalacağız.
Her saldırının ardından aynı refleksi gösteriyoruz ve sebepleri yeterince konuşmadan sonucu ortadan kaldırmaya çalışıyoruz.
Okul kapısına güvenlik koyunca sorunun çözüleceğini düşünüyor, bütün sorumluluğu Millî Eğitim Bakanlığının üzerine bırakıyoruz.
Oysa bu sorun tek bir kurumun, tek bir kişinin ya da tek bir tedbirin çözebileceği kadar basit değil.
Bu; uzun yıllara yayılan, birçok nedeni ve birçok sorumlusu bulunan, köklü çözümler gerektiren çok katmanlı bir toplumsal sorundur.
Pansuman çözümlerden vazgeçip bu sorunu temelden çözmek zorundayız.
Çünkü sebeplerini ortadan kaldıramadığımız hiçbir problemin sonuçlarından sonsuza kadar kaçamayız.
Bir Öğrenci Neden Arkadaşını Öldürür?
Aristoteles, Ruh Üzerine adlı eserinde insanı eyleme yönelten nedenler üzerinde uzun uzun durur. İnsan davranışlarının ardında farklı nedenler bulunabileceğini söyler.
Sonunda bütün bu nedenleri eyleme dönüştüren şeylerden biri, insanın içindeki yönelmedir: İstek, arzu, şevk…
İnsan yaptığı eylemi bir noktada kendi içinde verdiği bir kararla gerçekleştirir.
İyilik de kötülük de, yaşatmak da öldürmek de insanın iç dünyasından beslenir.
Kesici bir alet, doktorun elinde neşter; katilin elinde suç aleti olur.
Çocuğun içindeki enerjiyi iyiye, güzele, doğruya ve yaşatmaya yönlendirebilmek zorundayız.
Yaşadığımız okul şiddetinin de toplumsal şiddetin de çok sayıda ve çok katmanlı nedeni vardır.
Bu saldırıları tek bir sebebe, tek bir kuruma ya da tek bir muhataba indirgersek gerçeğin önemli bir bölümünü ıskalarız.
Bugün popülizm yapıp sosyal medyada “Kahrolsun…” diye bağırarak kendimizi sorumluluktan kurtaramayız.
Bir başka kesim de çocuklarımızın ölümünü kendi haklılığını ispatlamak veya siyasi rant elde etmek için kullanamaz.
Yok, olmaz arkadaş.
Bu olay öyle bir şey değil.
Bu evlatlarımızın canı, hiç kimsenin haklı çıkma aracına dönüşemez.
Bu evlat, hiçbir siyasi hesabın, hiçbir ideolojik tartışmanın, hiçbir sosyal medya gösterisinin malzemesi olamaz.
Bir çocuğun ölümü üzerinden hiç kimse kendi hesabını göremez, kendi kavgasını büyütemez, kendi haklılığını ispatlayamaz. Çünkü burada kaybedilen şey bir tartışma değil, bir çocuğun hayatıdır.
Toplumun her ferdi üzerine düşeni almak zorundadır.
Suç tek ama suçlular çok.
Hepimiz bu ölümlerden payımızı alıp şspkayı öne koymalıyız.
Bakanlıklara Düşen Görevler
Elbette Millî Eğitim Bakanlığı okulların güvenliğini sağlamakla yükümlüdür.
Ama okulun kapısına güvenlik koymak, tek başına güvenli bir okul oluşturmaz.
Güvenli okul, güvenli bir okul iklimi oluşturulduğunda ortaya çıkar.
Beş yüz öğrenciye bir rehber öğretmenin düştüğü bir sistemde her farklı davranış görülmeyebiliyor.Rehberlik faaliyetleri daha sistemli yürümelidir.
Zorbalıkla mücadele yönetmeliği panoda asılı kalmamalı en ufak bir olay ve değişik tutum değerlendirilmelidir.
Erken uyarı sistemi yalnızca kâğıt üzerinde kaldığında içine kapanan, birdenbire öfkelenen, tehditler savuran ya da davranışları değişen çocuğu kimse zamanında fark edemez.
Mış gibi yürüyen rehberlik olmasa da olur.
Bir çocuğun ruh sağlığı desteğine aylar sonrasına randevu veriliyorsa zaten geçmiş ola…
Aile ve Sosyal Hizmetler sistemi, şiddet gören çocuğu yalnızca okuldan gelen ihbarla değil, sorun büyümeden önce mahallenin, ailenin ve sosyal çevrenin içinde görebilmelidir.
İçişleri de okul çevresindeki riskleri olay gerçekleştikten sonra değil, henüz tehdit hâlindeyken fark edebilmelidir.
Ekonomik Nedenler:
Ekonomik şartları da bu tablonun dışında tutamayız.
Evde geçim sıkıntısı, işsizlik, borç ve gelecek kaygısı varsa bunun çocuklara hiç yansımadığını düşünemeyiz.
Ekonomik sorunlar aile içindeki stresi artırabilir; çocukların kendilerini güvende, değerli ve geleceğe umutla bakabilir hissetmelerini zorlaştırabilir.
Özellikle imkânları sınırlı çocuklar, eğitimden sosyal hayata kadar birçok alanda kendilerini yaşıtlarıyla kıyaslamak zorunda kalabiliyor.
Bu durum bazı çocuklarda dışlanmışlık duygusuna, öfkeye ve davranış sorunlarına dönüşebiliyor.
Eğitim Ailede Başlar
Bakanlıklara düşenleri, topluma düşenleri ve aileye düşenleri ayrı ayrı sayabiliriz.
Ama ben en çok aileye düşen kısmı önemsiyorum.
Elbette Millî Eğitim Bakanlığı okulların güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Eğer bunu sağlayamıyorsa okul müdüründen ilçe müdürüne, il müdüründen bakana kadar sorumluluğu bulunan herkes hesabını vermelidir.
Ancak en başta söylediğim gibi her okula on polis de koysanız, çocuk kantinden aldığı bir bıçakla da birini öldürebilir.
İçindeki öldürme isteğini öldürmezsek, içine yaşatma arzusunu koymazsak hiçbir önlem onları koruyamaz.
Aile ilk okuldur. Anne ve baba ilk öğretmendir.
İlk okul olan evde bağıran, küfreden, aşağılayan veya vuran bir anne babayı gören çocuğun öğrendiği dil de şiddet dili olur.
Evde sevilmeyen, önemsenmeyen, görülmeyen ve dinlenmeyen çocuk okulda görülmeye çalışır.
Bu görülme çabası bazen zorbalık olarak, bazen mağduriyet olarak karşımıza çıkar.
İki durumda da çocuk aslında mağdurdur.
Her saldırıdan veya öğrenci ölümünden sonra klavye başında hümanist kesilen, duyarlı anne babalar çocuklarını her sabah okula gönderirken onlara ne öğütlüyor?
Okuldan döndüğünde ona ne soruyor?
Söyleyeyim:
“Bugün sınavdan kaç aldın, kaç soru çözdün, denemede kaçıncı oldun?” Peki bunların yanında hiç “Bugün kaç arkadaşının derdine derman oldun, bir arkadaşının hakkını gözetebildin mi, herhangi bir öğretmene saygısızlık yaptın mı, bugün birine karşı nazik ve kibar oldun mu, birinin hayatını kolaylaştırmak için ne yaptın, toplum yararına hangi iyiliği yaptın?” diye soruyor mu?
Ben ömrümün çeyrek asrını okullarda, eğitimin farklı kademelerinde çalışarak geçirdim. Bu süre içinde binlerce öğrenci ve veli tanıdım. Çocuğu hakkında bilgi almak için gelen velilerin büyük çoğunluğunun ilk sorusu hep aynıydı: “Notları nasıl?”, “Sınavı nasıl?”, “Üniversite sınavında başarılı olacak mı?”
Çocuğunun merhamet sahibi olup olmadığını, arkadaşlarına nasıl davrandığını, insan haklarına saygı duyup duymadığını, vicdanlı davranıp davranmadığını soran veliye ise çok çok az rastladım.
Çocuklarımızı değerlendirirken kullandığımız terazinin kefesinde yalnızca akademik başarı var. O terazide vicdanın, merhametin, paylaşmanın, özür dilemenin, teşekkür etmenin, başkasının hakkını gözetmenin bir ağırlığı yok. Çocuğun ne kadar başarılı olduğu ölçülüyor; nasıl bir insan olduğu ise çoğu zaman ölçümün dışında kalıyor.
Hacı Bektaş-ı Veli düsturuyla “İncinsen de incitme.” anlayışının büyüttüğü çocuklar yetiştirmek çok zor değildi; tabii amacımız bu olsaydı.
Başarılı çocuklar istedik, manadan ödün verdik, maddeyi de kaybettik.
Şeyhî’nin ‘Harname’ mesnevisi misali:
“Batıl isteyü Hak’tan ayrıldım
Boynuz umdum kulaktan ayrıldım.”
Melek olan evlatlarımızın ruhları şâd olsun.
Acılı ailelerine sabır ve yaşama gücü
bir eğitimci olarak ise bu acıların son olmasını diliyorum.
